- Minval Hukuk
- Dilekçelerimiz
- 12 Aralık 2025
Bilirkişi raporları, mahkemelerin teknik ve uzmanlık gerektiren uyuşmazlıklarda başvurduğu temel delil vasıtalarından biridir; bilirkişinin bilimsel ve mesleki değerlendirmeleri dosyanın iskeletini oluşturarak hâkimin takdirine ışık tutar. Ancak bilirkişinin uzmanlığı ve iyi niyeti, raporun mutlak doğru olduğu anlamına gelmez; yöntem hataları, eksik veya hatalı veri kullanımı, ölçüm ve hesaplama kusurları ya da değerlendirme ve yorum farklılıkları sonucunda raporlarda yanlışlıklar veya belirsizlikler ortaya çıkabilir.
Bu nedenle taraflar, rapor kendilerine tebliğ edildikten sonra HMK m.281 ve m.282 çerçevesinde “bilirkişi raporuna itiraz dilekçesi” ile usulî ve esaslı itiraz yollarına başvurarak eksikliklerin tamamlanmasını, belirsizliklerin giderilmesini veya gerektiğinde ek/yeniden bilirkişi incelemesi talep edebilirler. Mahkeme, uygun gördüğü hallerde bilirkişiden ek rapor aldırmak veya yeni bilirkişi atamak suretiyle dosyanın aydınlatılmasını sağlayacaktır; böylece teknik değerlendirmelerin doğruluğu temin edilerek adil yargılanma ilkesi korunmuş olur.
Bilirkişi Raporu Nedir?
Hukuk yargılamasında bilirkişi, ÇÖZÜMÜ ÖZEL VEYA TEKNİK BİLGİ GEREKTİREN KONULARDA mahkeme tarafından görevlendirilen, uzmanlık alanı doğrultusunda bilimsel ve objektif değerlendirme yapma yükümlülüğü bulunan kişidir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 266. Maddesi; “Mahkeme, çözümü hukuk dışında, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde, taraflardan birinin talebi üzerine yahut kendiliğinden, bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına karar verir…” diyerek hâkimin çözümü hukuk dışı uzmanlık gerektiren konularda bilirkişinin oy ve görüşüne başvurabileceğini açıkça düzenlemiştir. Bu nedenle bilirkişi, yargılamanın sağlıklı ilerlemesi bakımından tamamlayıcı bir fonksiyon üstlenir; hakimin hukuki bilgisiyle çözemeyeceği teknik meseleler hakkında aydınlatıcı değerlendirmeler sunar.
Bu çerçevede hazırlanan bilirkişi raporu, bilirkişinin somut olay üzerinde yaptığı incelemeler sonucunda ulaştığı kanaatlerin, bilimsel verilerin ve gerekçeli teknik değerlendirmelerin yer aldığı yazılı belgedir. Rapor; ölçümler, hesaplamalar, teknik incelemeler ve bilirkişinin uzmanlık alanına ilişkin bilimsel yöntemler kullanılarak hazırlanır. Ancak raporun içeriği ne kadar teknik olursa olsun, hukuki nitelendirme ve hukuki sonuç çıkarma yetkisi tamamen hâkime aittir. Bu husus, yargı içtihatlarında da istikrarlı biçimde dile getirilmiştir. Nitekim Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, bilirkişinin oy ve görüşünün hakimi bağlamadığını; hâkimin raporu diğer delillerle birlikte değerlendirerek takdir edeceğini birçok kararında vurgulamıştır.
Yine 6100 sayılı HMK’nın 282. maddesi, bilirkişi raporunun “takdiri delil” niteliğinde olduğunu açıkça ortaya koyar. Bu hükme göre, hakim bilirkişinin değerlendirmesine katılmaya zorunlu değildir; raporun yöntem ve içerik bakımından yeterli olup olmadığını denetler. Hakim, raporda çelişki, eksiklik veya teknik tutarsızlık görürse HMK 281/2-3 uyarınca bilirkişiden ek rapor alınmasına veya tamamen yeni bir bilirkişi atanmasına karar verebilir. Dolayısıyla bilirkişi raporu, hükme esas alınacak kanıtlardan yalnızca biridir ve mutlak belirleyici bir fonksiyon taşımaz.
Bilirkişi raporunun amacı, mahkemenin teknik yönü ağır basan konularda bilimsel gerçekliğe dayalı doğru bir sonuca ulaşmasını sağlamaktır. Raporun bu işlevi gereği taraflara tebliğ edilmesi zorunludur; zira taraflar, raporda hata, eksiklik veya yöntemsel sorun görmeleri hâlinde itiraz yoluna başvurabilmelidir. Bu imkân, adil yargılanma hakkının doğal bir parçası olup HMK 281’de düzenlenen itiraz mekanizmasının temel gerekçesini oluşturur.
Kısacası, hukukta bilirkişi raporu, teknik uzmanlık gerektiren konuların mahkemeye açıklanması için hazırlanan ve hâkim tarafından serbestçe değerlendirilen bilimsel bir belge niteliğindedir. Raporun teknik doğruluğu, gerekçelilik ve denetime elverişlilik ilkelerine uygunluğu büyük önem taşır; aksi hâlde taraflarca itiraz edilmesi ve mahkemece ek inceleme yapılması kaçınılmaz hale gelir.
Bilirkişi Tayini
Bilirkişi tayini, hukuk yargılamasında çözümü hâkimin genel hukuk bilgisiyle çözülemeyecek kadar teknik, uzmanlık veya bilimsel bilgi gerektiren durumlarda başvurulan bir usul işlemidir. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 266. maddesi, bilirkişiye başvurulmasının koşullarını düzenleyerek hâkime geniş fakat ölçülü bir takdir yetkisi tanımıştır. Bu hükme göre mahkeme, uyuşmazlığın çözümü özel veya teknik bilgi gerektiriyorsa, taraflardan birinin talebi üzerine veya re’sen bilirkişinin oy ve görüşüne başvurabilir.
Bilirkişi tayini, davanın esasına ve teknik niteliğine göre dosyanın aydınlatılmasını sağlayan kritik bir aşamadır. Hâkim, bilirkişiye başvurma ihtiyacını değerlendirirken şu hususları dikkate alır:
- Uyuşmazlığın çözümünde teknik uzmanlık zorunlu mudur?
- Dosyadaki mevcut deliller karar vermeye yeterli midir?
- Bilimsel veya mesleki bilgi gerektiren bir değerlendirme yapılması şart mıdır?
Eğer bu soruların yanıtı somut olayda “evet” ise, bilirkişi tayini kaçınılmaz hale gelir. Bu yönüyle bilirkişi tayini, adil yargılanma hakkının sağlanması için önemli bir güvencedir.
HMK 267. madde, bilirkişi seçimine ilişkin ilkeleri açıkça belirler. Kural olarak tek bilirkişi atanır; ancak uyuşmazlığın niteliği birden fazla uzmanlık alanının katkısını gerektiriyorsa, gerekçesi belirtilerek birden fazla bilirkişiden oluşan bir bilirkişi kurulu görevlendirilebilir. Bu kurulun tek sayıda uzman kişiden oluşması zorunludur. Yasa koyucu bu düzenlemeyle raporun oy çokluğu ile oluşturulabilmesini ve olası tıkanmaların önüne geçilebilmesini amaçlamıştır.
Mahkeme bilirkişi görevlendirmesini yaparken, bilirkişiyi bilirkişi listelerinden, yani adliye komisyonlarınca oluşturulup güncellenen resmi listeden seçer. Ancak bazı durumlarda listede uygun bir uzman bulunmaması mümkündür. Böyle hallerde hâkim, HMK 268/2 hükmü kapsamında listenin dışından da bilirkişi atayabilir. Bu istisnai yetki, özellikle tıp, mühendislik veya finansal değerlendirme gibi özel uzmanlık alanlarında büyük önem taşır.
Bilirkişi tayini sırasında dikkat edilen bir diğer husus da bilirkişinin tarafsızlığı ve bağımsızlığıdır. HMK 271. maddesi, bilirkişinin reddi sebeplerini hâkimlerin reddi sebeplerine paralel şekilde belirlemiştir. Böylece taraflar, bilirkişinin tarafsız olmadığını düşünmeleri hâlinde itiraz hakkına sahiptir. Bu düzenleme, bilirkişinin mahkemeye yardımcı olan objektif bir uzman konumunda kalmasını sağlamayı amaçlar.
Bilirkişiye sorulacak sorular da bilirkişi tayininin önemli bir aşamasıdır. Soruların açık, anlaşılır ve teknik inceleme yapılmasını sağlayacak nitelikte olması gerekir. Bilirkişinin görevi yalnızca kendisine sorulan hususlarla sınırlıdır; hukuki değerlendirme yapma veya taraflara ilişkin kanaat belirterek hüküm kurma yetkisi yoktur.
Sonuç olarak, bilirkişi tayini, yargılamanın doğru ve adil şekilde yürütülmesini sağlayan, teknik gerçekliğin ortaya çıkarılması için kullanılan temel bir usul aracıdır. Doğru seçilen, uzmanlık alanı uygun, tarafsız bir bilirkişi tarafından yapılacak inceleme; hem maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına hem de hakimin doğru hükme ulaşmasına ciddi katkı sağlar.
Bilirkişi Raporuna İtiraz Süresi
Bilirkişi raporunun taraflara tebliğ edilmesiyle birlikte, rapora ilişkin itiraz süreci başlamış olur. Bu süreç, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 281. maddesi ile açık şekilde düzenlenmiş olup hem süre hem de usul bakımından katı kurallara tabidir. Bu nedenle, bilirkişi raporuna itiraz edecek tarafların HMK’nın belirlediği zaman dilimini doğru hesaplamaları son derece önemlidir.
HMK m. 281’e göre taraflar, bilirkişi raporunun kendilerine TEBLİĞİNDEN İTİBAREN İKİ HAFTA içinde itirazda bulunabilirler. Kanun, bu süreyi “kesin süre” olarak öngörmüştür. Bu nedenle, süre içinde itiraz edilmemesi hâlinde, tarafın rapora yönelik itiraz hakkı ortadan kalkar ve rapor o taraf bakımından kesinleşir. Kesinleşmiş bir rapora daha sonra itiraz edilmesi mümkün değildir; ancak istisnai olarak, yeni bilirkişi atanmasını gerektirecek yeni vakıalar veya hukuki zorunluluk doğarsa hâkim bu durumu değerlendirebilir.
Bu iki haftalık süre, raporun taraflara usulüne uygun tebliğiyle işlemeye başlar. UYAP ÜZERİNDEN YAPILAN ELEKTRONİK TEBLİGATLARDA, KANUNEN TEBLİĞİN ALINDIĞI BEŞİNCİ GÜNÜN SONUNDA HÜKÜM DOĞURACAĞI DİKKATE ALINDIĞINDA, SÜRENİN HESAPLANMASI KRİTİK ÖNEME SAHİPTİR. Tebellüğ edilen tarih yanlış hesaplanırsa, itiraz dilekçesi süre aşımı nedeniyle reddedilebilir. Bu sebeple, itirazın mutlaka tebliğden itibaren 2 hafta içinde yapılması gerekir.
HMK m. 281/1’in taraflara tanıdığı bir diğer imkân ise ek süre talebidir. Kanun koyucu, bazı raporların kapsamı ve teknik ağırlığı nedeniyle iki haftalık sürede değerlendirilmesinin zor olabileceğini kabul etmiş ve taraflara bir defaya mahsus olmak üzere EN FAZLA İKİ HAFTALIK EK SÜRE isteme hakkı tanımıştır. Ancak bu ek süre, yalnızca asli sürenin dolmasından önce talep edilebilir; süresi geçtikten sonra ek süre istemek hukuken mümkün değildir.
İtiraz süresi içinde yapılan başvuruda, tarafın raporun hangi bölümlerine neden itiraz ettiği, hangi teknik hususların yanlış olduğu veya hangi değerlendirmelerin eksik bırakıldığı açıkça belirtilmelidir. Yalnızca “itiraz ediyorum” şeklindeki soyut beyanlar HMK m. 281 kapsamında itiraz olarak kabul edilmez. Bilirkişi raporuna itiraz, mutlaka gerekçeli olmalı ve talep sonucu açıkça ortaya konulmalıdır.
Sürenin usulî niteliği nedeniyle, bilirkişi raporuna itiraz süresinin kaçırılması, taraf için ciddi hak kayıplarına yol açar. Bu durumda mahkeme, raporu hükme esas alabilir ve taraf, rapordaki teknik hataları daha sonra ileri sürse dahi bunlar artık dikkate alınmayabilir. Yargıtay içtihatları da, süresi içinde yapılmayan itirazların dikkate alınamayacağını ve raporun kesinleşeceğini istikrarlı şekilde vurgulamaktadır.
Özetle, bilirkişi raporuna itiraz süresi, 2 haftalık kesin bir süre olup bu süre içinde yapılmayan itiraz hem usul hem de maddi anlamda önemli kayıplara neden olabilir. Bu nedenle, rapor tebliğ edilir edilmez incelemeye başlanması, gerekirse ek süre talep edilmesi ve itirazın hukuki dayanaklarıyla birlikte özenle hazırlanması gerekir.
Bilirkişi Raporuna İtiraz Etmemenin Sonuçları
Bilirkişi raporu, teknik ve uzmanlık gerektiren konularda mahkemeye yardımcı olmak amacıyla hazırlanmış bir delil niteliğinde olsa da, rapora süresi içinde itiraz edilmemesi hem usul hukuku hem de maddi hukuk açısından önemli sonuçlar doğurur. Bu nedenle bilirkişi raporuna itiraz edilmemesi, çoğu zaman tarafın yargılamadaki pozisyonunu zayıflatan geri dönüşü zor bir aşamaya işaret eder.
Her şeyden önce HMK m. 281’de düzenlenen 2 haftalık kesin sürenin kaçırılması, raporun ilgili taraf bakımından usulî anlamda kesinleşmesi sonucunu doğurur. Bu noktadan sonra taraf, rapordaki hatalı veya eksik görülen hususları ileri sürme imkânını kaybeder. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre, raportaki eksiklik veya hataların daha sonra ileri sürülmesi mümkün olsa dahi, süresi içinde itiraz edilmeyen konuların hükme esas alınması zorunludur. Çünkü kanun koyucu, bilirkişi raporuna itiraz ile hukuki dinlenilme hakkı arasında doğrudan bir bağlantı kurmuştur.
İtiraz edilmeyen bilirkişi raporu aynı zamanda karşı taraf lehine usulî kazanılmış hak (usulî müktesep hak) doğurur. Yani bir taraf rapora süresinde itiraz etmezken diğer taraf itiraz eder ve mahkeme bu itiraz üzerine ek rapor aldırırsa, hâkim ek raporun sonuçlarını ilk raporla çelişir şekilde değerlendiremez. Zira usulî kazanılmış hak ilkesi gereği, süresinde itiraz etmeyen tarafın menfaatleri korunur ve yeni alınan raporun bu tarafın aleyhine olacak şekilde kullanılması hukuken mümkün değildir. Bu durum, özellikle hesaplama ve değerleme içeren bilirkişi raporlarında büyük önem taşır; çünkü ilk rapordaki değerler tarafça benimsenmiş sayılır.
Bilirkişi raporuna itiraz edilmemesi, kararın gerekçesi bakımından da kritik sonuçlara yol açar. Hakim, HMK m. 282 uyarınca bilirkişi raporunu serbestçe değerlendirse de, tarafların itiraz etmediği raporun teknik tespitlerine daha yüksek derecede güven duyar. Çoğu yargılama pratiğinde, itiraza konu edilmeyen bilirkişi raporları kararın temel dayanaklarından biri hâline gelir. Bu nedenle tarafın sessiz kalması, raporun içeriğini zımnen kabul ettiği şeklinde yorumlanır.
İtiraz edilmemiş bir raporun hükme esas alınması sonucu, taraflar açısından telafi edilmesi güç sonuçlar doğabilir. Örneğin, maddi zarar hesabında yapılan bir hata, yanlış değerleme, eksik inceleme veya hatalı varsayım, tarafın ekonomik açıdan önemli kayıplar yaşamasına neden olabilir. Bu noktada bilirkişi raporuna zamanında itiraz etmek, sadece usulî bir zorunluluk değil, aynı zamanda maddi gerçeğin doğru tespit edilmesi ve hakkaniyetin sağlanması bakımından hayati bir adımdır.
Son olarak, rapora itiraz edilmemesi, istinaf ve temyiz aşamalarında da tarafın elini zayıflatır. Üst mahkemelerde bir bilirkişi raporunun tartışılabilmesi için, çoğu zaman ilk derece mahkemesi nezdinde bu rapora itiraz edilmiş olması gerekir. Aksi hâlde, üst mahkeme raporu artık yeni bir tartışma konusu değil, sadece kararın dayanağı olarak görür. Böylece taraf, kanun yollarında ileri sürebileceği önemli bir itiraz nedeninden mahrum kalır.
Tüm bu sonuçlar birlikte değerlendirildiğinde, bilirkişi raporuna itiraz etmemenin hem usulî hem maddi anlamda geri dönüşü zor hak kayıplarına yol açabileceği açıktır. Bu nedenle tarafların raporu dikkatle inceleyerek süresi içinde ve gerekçeli bir şekilde itiraz etmeleri, adil yargılanma hakkının etkin şekilde kullanılmasının zorunlu bir parçasıdır.
Bilirkişi Raporuna İtiraz Dilekçe Örneği
Bilirkişi raporuna itiraz süreci, HMK’nın 281 ve 282. maddeleri çerçevesinde işletilen usulî bir mekanizmadır. Bu nedenle itiraz dilekçesinin hem süresinde hem de gerekçeli olarak sunulması zorunludur. Dilekçede raporun hangi kısımlarının hatalı olduğu, hangi teknik değerlendirmelerin eksik kaldığı ve neden ek rapora ya da yeni bilirkişi incelemesine ihtiyaç duyulduğu açık şekilde belirtilmelidir.
ANKARA 12. İŞ MAHKEMESİNE
DOSYA NO : İTİRAZLARINI SUNAN DAVALI : VEKİLİ : Av. Rüştü Ufuk BARANOĞLU Kızılırmak Mah. Dumlupınar Blv. YDA Center Kat: 10 NO:417 Çankaya/ANKARA DAVACI : VEKİLİ : KONU : ……. tarihli bilirkişi raporuna karşı itirazlarımızın sunulması ile beyanlarımız doğrultusunda DENETİME ELVERİŞLİ RAPOR ALINMASI talebini içerir dilekçemizin arzıdır. AÇIKLAMALAR : Yukarıda esas numarası verilen dosya kapsamında tanzim edilen ………. tarihli bilirkişi raporunda takdir sayın mahkemeye bırakılarak Davacı lehine ihbar tazminatı ve ücret alacağı hesaplaması yapmış olup raporun sonuç kısmında ise; davacı lehine 23.151,98 TL ihbar tazminatı alacağı ve 62.532,56 TL ücret alacağına hak kazandığı sonuç ve kanaatine varılmıştır. Aşağıda ayrıntılı bir biçimde arz ve izah edileceği üzere, eksik değerlendirme neticesinde tanzim edilen, denetime elverişli olmayan işbu raporun tarafımızca kabul edilmesi mümkün olmayıp beyan ve itirazlarımız doğrultusunda bilirkişi tarafından ek bir rapor hazırlanmasını talep etme zaruretimiz hasıl olmuştur. Şöyle ki;
BİLİRKİŞİ RAPORUNDA HESAPLANMIŞSA DA DAVACININ MÜVEKKİL FİRMADAN İHBAR TAZMİNATI ALACAĞI YOKTUR. Davacı işçi, müvekkil şirket nezdinde …….. tarihinde “Mali İşler Uzmanı” olarak çalışmaya başlamış ve görevini …….. tarihine kadar sürdürmüştür. Söz konusu tarihte iş akdi sona erdirilmiş olup dosya kapsamındaki somut belgeler ve SGK kayıtları, davacının işten ayrılış tarihini ve hizmet süresini net bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu çerçevede, davacının işyerindeki hizmet süresi altı ayın altında gerçekleşmiş olup, bu durum, ihbar tazminatına esas alınacak yasal ihbar süresinin belirlenmesi bakımından doğrudan önem arz etmektedir. Nitekim ihbar tazminatı, belirsiz süreli iş sözleşmelerinde taraflardan birinin kanunda öngörülen bildirim süresine uymadan sözleşmeyi feshetmesi hâlinde, söz konusu bildirim süresine tekabül eden ücret tutarının diğer tarafa ödenmesini öngören bir tazminat olup iş bu tazminatın doğabilmesi için; · Feshin ihbar süresine aykırı olarak yapılması, · İhbar süresinin işçinin hizmet süresine göre belirlenmiş olması ve · Fesih bildirimlerinin yazılı ve açık şekilde yapılması gerekmektedir. Mevcut dosya bağlamında, davacının hizmet süresi 6 ayın altında olduğundan, yasal ihbar süresi iki haftadır. Dolayısıyla, davacının talep ettiği ihbar tazminatı tutarının belirlenmesinde esas alınacak süre de iki haftalık dönemi aşmamaktadır. Bu husus, hem İş Kanunu’nun 17. maddesi hem de iş hukuku doktrininde açıkça düzenlenmiş olup taraflar arasındaki hizmet süresine göre ihbar süresinin nasıl belirleneceği somut örneklerle desteklenmiştir. Buna ilaveten, SGK işten çıkış kaydında davacının iş akdi “26” numaralı çıkış kodu ile bildirilmiş olup uygulamada bu kod, “Disiplin Kurulu Kararı ile Fesih” olarak tanımlanmaktadır. Bu durum, iş akdinin müvekkil işveren tarafından disiplin nedenine dayanılarak feshedildiğini göstermektedir. Ne var ki disiplin veya haklı fesih iddiasının varlığı hâlinde, ihbar tazminatına hak doğup doğmadığı somut olarak tartışılmalı ve haklı feshi doğrulayan delillerin varlığı şarttır. Mevcut dosyada, davacı tarafından haksız fesih iddiasını destekleyen herhangi bir somut, objektif ve hukuki delil sunulmamıştır. Bu nedenle, iş akdinin disiplin veya haklı fesih kapsamında sona erdiği kabul edildiğinde, ihbar tazminatı talebinin hukuki dayanağı ortadan kalkmaktadır. Bu bağlamda, bilirkişi raporunda aksine belirtilmiş olsa da, ihbar tazminatının hükme esas alınabilmesi için gerekli hukuki önkoşullar dosyada mevcut olmadığından davacının ihbar tazminatı talebinin reddi gerekmektedir. Dolayısıyla bilirkişi raporunun bu husustaki değerlendirmesi esas alınmamalı ve mahkemece, iş akdinin feshi ile ilgili somut deliller ışığında hukuki değerlendirme yapılarak ve mevzuat ve doktrin açısından 4857 sayılı İş Kanunu’nun 17. maddesi ve uygulama örnekleri nazara alınarak, ihbar tazminatına ilişkin talebin reddine karar verilmesi gerekmektedir. DOSYAYA MÜBREZ BORDROLARDAN DA GÖRÜLECEĞİ ÜZERE DAVACININ ÜCRET ALACAĞI MUNTAZAMAN ÖDENMİŞ OLUP SOMUTLAŞTIRILAMAYAN ÜCRET ALACAĞI TALEPLERİNİN REDDİ GEREKMEKTEDİR. Her ne kadar bilirkişi tarafından davacının ücret alacağına ilişkin bir takım tespit ve değerlendirmelere yer verilmişse de müvekkil firma tarafından davacıya maaş ve yan hakları ödemiş olduğu meblağlar mübrez bordrolar ile sabit olup bu noktada aksi beyanların tarafımızca kabulü mümkün değildir. Söz konusu ücret alacağı eksiksiz bir şekilde davacıya ödenmiş olup davacı işbu talebini de somutlaştıramamıştır. Davacıya ait ücretler müvekkil şirket tarafından banka kanalıyla ödenmiş olup davacı tarafından itiraz edilmemiştir. Bu hususta yerleşmiş yargıtay içtihatlarında da belirtildiği gibi bordroların aksinin yazılı delil ile ispatının sağlanması gerekmektedir. Zira ihtirazi kayıtsız olarak imzalanmış ücret bordrolarının sahteliği ileri sürülüp kanıtlanmadıkça bordroda görünen alacakların ödendiği varsayılmaktadır. Hal böyle iken huzurunuzdaki dava ile söz konusu alacak kalemlerinin talep konusu edilmesi davacının kötü niyetini sübuta erdirmektedir. Ne var ki Ücret alacağı iddiasında temel hukuki ilke, iddianın ispat yükünün işçide olduğudur. İşverenin sunduğu ihtirazi kayıtsız imzalı bordrolar ve banka ödeme kayıtları, ücretin ödendiğini gösteren güçlü yazılı delillerdir. Nitekim ; Yargıtay 9.HD.25.6.1998 E. 1998/8856 K. 1998/10925 sayılı kararına göre de Ücretinin ödenmediğini ve sözleşmesinin haksız feshedildiğini iddia eden davacı işçiye karşı, ücretini ödediğini ispat yükü davalı işverende olup, aksi halde davacı kıdem tazminatı ve ücret alacağına hak kazanır. Dosyada mevcut bordrolar ve banka dekontları birlikte değerlendirildiğinde; bordrolarda gösterilen tutarların banka hareketleriyle uyumlu olduğu ve davacı tarafından herhangi bir ihtirazi kayıt konmadan kabul edildiği görülmektedir. Bordroların aksinin iddia edilmesi hâlinde, bunun sahtelik veya hatalı düzenleme yoluyla yazılı delille ispatlanması gerekir. Davacı bu yönde herhangi bir belge sunmamıştır. Bilirkişi raporunda tespit edilen “eksik ödeme” kalemleri, bordro tahakkuku ile ödeme tarihleri kalem kalem karşılaştırılmadan ve mahsup/ileri tarihli ödemeler hesaba katılmadan hesaplanmıştır. Doğru yöntem, her bir tahakkuk döneminin bordro kaydı ile ödeme dekontlarının açıklama satırlarının ve ödeme tarihinin karşılaştırılması, varsa avans ve mahsup kayıtlarının dikkate alınmasıdır. Bu adımların yapılmamış olması sonucu güvenilmez kılmaktadır. Mevcut banka hareketleri ve bordrolar birlikte değerlendirildiğinde, ödemelerin yapıldığı kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla, bilirkişi raporunda belirtilen net tutarın esas alınması hukuken doğru olmayacaktır. Mahkemenizden, hesapların belgeye dayalı, kalem kalem yeniden tespit edilmesini veya ek bilirkişi raporu düzenlenmesini talep ediyoruz. Bütün bu izah edilen hususlara neticeten hatalı inceleme içeren işbu bilirkişi raporunun eksik ve hatalı hususlarının giderilerek denetime elverişli rapor alınması için dosyanın yeni bilirkişiye tevdi edilerek tekrardan rapor hazırlanmasını talep etme gereği doğmuştur. NETİCE-İ TALEP : Yukarıda arz ve izah edilen, sayın mahkemece res’en göz önünde bulundurulacak nedenlerle; tarihli bilirkişi raporuna “İTİRAZLARIMIZIN KABULÜ” ile DOSYANIN YENİ BİR BİLİRKİŞİYE TEVDİNE, beyanlarımız doğrultusunda EK RAPOR ALINMASINA karar verilmesini saygılarımla arz ve talep ederim.12.12.2025 Bilirkişi Raporuna İtiraz Eden Davalı Vekili Av. Rüştü Ufuk BARANOĞLU (e-imzalıdır) |
Bu örnek dilekçede görüldüğü üzere HMK 281 ve 282 başta olmak üzere ilgili düzenlemeler açıkça belirtilmiş, bilirkişi raporunun hangi yönleriyle eksik olduğu gerekçeli olarak anlatılmıştır. İtiraz talebi olarak “bilirkişi raporuna itirazımızın kabulü, eksik hususların giderilmesi veya yeni bilirkişi atanması” net biçimde mahkemeden istenmiştir. Dilekçede hukukî nedenler (HMK hükümleri ve içtihat) ile itiraz talebi açıkça ortaya konularak, mahkemenin somut işleme karar vermesi sağlanmıştır. Bu aşamada, bilirkişi raporundaki tüm eksikliklerin açık, sistematik ve mevzuata dayalı biçimde ortaya konularak mahkemeye sunulması büyük önem taşımaktadır. HMK’nın bilirkişi incelemesine ilişkin hükümleri, itirazın gerekçeli ve denetime elverişli şekilde yapılmasını zorunlu kıldığından, sürecin doğru yönetilebilmesi için alanında uzman bir avukattan profesyonel destek alınması hak kayıplarının önüne geçecektir.
Bilirkişi Raporuna İtiraz Süreci ve Hukuki Sonuçları Hk. Sık Sorulan Sorular:
Soru | Yanıt | İlgili Kanun/Not |
Bilirkişi Raporuna İtiraz Süresi Kaç Gündür? | Raporun taraflara tebliğinden itibaren 2 haftadır | HMK m. 281 uyarınca kesin süredir. |
Bilirkişi Raporuna İtirazda Ek Süre Talep Edilebilir mi? | Evet. İlk süre dolmadan, bir defaya mahsus en fazla 2 haftalık ek süre talep edilebilir. | HMK m. 281/1 |
Bilirkişi Raporuna İtiraz Nasıl Yapılır? | Mahkemeye sunulan gerekçeli bir itiraz dilekçesi ile yapılır. | Dilekçede teknik, hukuki dayanaklar, hatalı ve eksik hususlar ayrıntılı belirtilmelidir. |
Bilirkişi Raporuna İtiraz Sonrası Mahkeme Ne Yapar? | 3 farklı karar verebilir: 1. Ek rapor alınmasına, 2. Yeni bilirkişi atanmasına, 3. Mevcut raporun yeterli olduğuna karar verir. | Mahkemenin takdirine bağlıdır. |
Bilirkişi Raporu Bağlayıcı mıdır? | Hayır, bağlayıcı değildir. Hâkim raporu serbestçe değerlendirir ve kabul etmek zorunda değildir. | HMK m. 282’ye göre takdiri delildir. |
Bilirkişi Raporuna İtiraz Etmezsem Ne Olur? | Rapor usulî olarak kesinleşir, kararda önemli ölçüde dikkate alınır ve hak kaybı riski doğabilir. | Karşı taraf lehine usulî kazanılmış hak doğurabilir. |
Yeni Bilirkişi Atanması Talep Edilebilir mi? | Evet. Raporda ciddi eksiklik, çelişki veya denetime elverişsizlik varsa talep edilebilir. | Mahkeme, gerekçeyi uygun görürse yeni bilirkişi atar. |
Hatalı Bilirkişi Raporu Nasıl İspatlanır? | Dilekçede; dosyadaki delillerle çelişen tespitler, eksik incelemeler ve yöntem/hesaplama hataları ayrıntılı açıklanarak. | Gerektiğinde teknik belgelerle desteklenmelidir. |
Bilirkişi Raporundaki Teknik Hataları Avukatsız Tespit Etmek Mümkün müdür? | Pratikte oldukça zordur. Raporlar teknik yönü ağır belgelerdir; bu nedenle uzman avukat desteği önemlidir. | Sistematik ve mevzuata dayalı itiraz gerektirir. |
Bilirkişi Raporuna İtiraz Davayı Uzatır mı? | Genellikle evet. Ek rapor veya yeni bilirkişi süreci yargılamayı uzatabilir. | Maddi gerçeğe ulaşmak için gerekli bir süreçtir. |

Minval Hukuk & Danışmanlık Bürosu Sigorta Hukuku(Trafik ve İş Kazaları), İş Hukuku, Kamulaştırma ve İstimlak, Tazminat Hukuku, Ölüm ve Yaralamalı Trafik Kazalarından Kaynaklanan Maddi ve Manevi Tazminat Davaları, Yangın Sigortaları, Dask Sigortası, İşveren Mali Sorumluluk Sigortaları, Araç Değer Kaybı ve Araç Hasar Bedeli Davaları ile Vatandaşlık Hukuku ve Nüfus Davaları, Göç Davaları, SGK’nın karşılamadığı akıllı ilaç bedellerinin ödenmesi ve ücretsiz temin edilmesi ile ilgili davalar üzerine yoğunlaşmış ve bu alanların her birinde yüzlerce danışanın haklarını ilgili kişi ve kurumlar nezdinde çözüme kavuşturmuştur. Minval Hukuk Bürosunun Kurucu ortaklarının çeşitli site ve dergilerde yayınladığı onlarca makalenin yanında basılan “Sigorta Hukuku ve Tahkim Uygulamaları” adlı bir kitabı da bulunmaktadır.
